Fotograflarım_My Photographs

Amargi Feminist Dergi /Güz 2009 sayısındaki yazım



Amargi Feminist Dergi, Güz 2009 sayısında Çizgelikedi Kadınlar Projesi-2'nin ürünü sergimiz 'Kimlik ve İtaat'i ve projenin oluşum sürecini anlattığım tanıtım yazısına yer verdi.

(Amargi Feminist Dergi, Eylül 2001’de kurulan ve derginin yanısıra bir kitabevi, atölyeler, araştırma grupları, broşür çalışmaları, seminerler, söyleşiler, sunumlar, kurslar, makale tartışmaları, serbest tartışma toplantıları, mahallelerde yürütülen tartışmalar da gerçekleştiren Amargi Kadın Kooperatifi tarafından İstanbul'da yayınlanıyor.)

Feride Cihan Göktan'dan 'Kimlik ve İtaat' üzerine...

Feride Cihan Göktan'ın sergimiz 'Kimlik ve İtaat' hakkında yazdığı ve Radikal İki'de yayınlanan yazısı için tıklayabilirsiniz.

“Kimlik ve İtaat”




Çizgelikedi Kadınlar Projesi-II'nin son aşaması olan 'kimlik ve itaat' adlı fotoğraf sergisi, 19 Mayıs 2009, saat 19:00'da Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi'nde açılıyor.

Sergi, izmir'de yaşayan ve fotoğrafı bir sanatsal anlatım dili olarak kullanan/kullanmak isteyen kadınlara Çizgelikedi tarafından yapılan açık çağrıya olumlu yanıt verip proje kapsamındaki atölye çalışmalarına katılan Yeşer Sarıyıldız, Ülker Sokulluoğlu, Şehlem Sebik, Nurhan Doğan, Meltem Çiftçi, Latife Özyurt, Işık Deniz Nalbantoğlu, Işık Gülçubuk, Gönül Ocak, Fenay Ulu, Emel Kayın, Canan Gümüşalan, Ayşe Aytün Aytar, Aysun Öküzcüoğlu Taşar, Aynur Şen, Aslı Öktener Köse ve Arzu F. Güngör'ün proje sürecinde ürettiği fotoğraflardan oluşuyor.

Çizgelikedi Kadınlar Projesi, katılımcıların hem kavramı hem fotoğrafları birlikte tartıştığı, bu amaçla düzenli toplanarak ortaya bir sergi çıkardığı bir yılı aşkın bir süreci tanımlıyor. Projenin önceki döneminde de konu edindiği 'kimlik ' kavramından devamla ortaya bir sergi çıkarmayı hedefleyen tartışma sürecinde çalışılacak kavram katılımcılar tarafından 'Kimlik ve İtaat' olarak belirlendi. Bu kavram ikilisinin içerdiği/çağrıştırdığı/tetiklediği ve konuk konuşmacıların katkıları ile de zenginleşen okuma, söyleşi ve tartışmalar gerçekleşti.

17 kadın fotoğrafçının proje kapsamında ürettiği fotoğraflar arasından, tartışma-eleştiri sürecinde ortak kararla seçilen 32 çalışmadan oluşan sergi 19 Haziran'a kadar Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi'nde izlenebilecek. Gezici olarak tasarlanan projenin izleyen günlerdeki yolculuk takvimi ise İzmir çevresine öncelik verilerek oluşturulacak.

'Kimlik ve itaat' fotoğraf sergisi katılımcıları:

  • Yeşer Sarıyıldız
  • Ülker Sokulluoğlu
  • Şehlem Sebik
  • Nurhan Doğan
  • Meltem Çiftçi
  • Latife Özyurt
  • Işık Deniz Nalbantoğlu
  • Işık Gülçubuk
  • Gönül Ocak
  • Fenay Ulu
  • Emel Kayın
  • Canan Gümüşalan
  • Ayşe Aytün Aytar
  • Aysun Öküzcüoğlu Taşar
  • Aynur Şen
  • Aslı Öktener Köse
  • Arzu F. Güngör

Sergi yeri:
Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi
Gürsel Aksel Bulvarı No:43/C Üçkuyular-İZMİR
T:(0232)247 1 247 cizgelikedi@cizgelikedi.com
kroki için lütfen tıklayın.

Serginin izlenime açık olduğu gün ve saatler:
salı-cuma: 12.00-19:30
cumartesi: 12:00-16:00

3 balık...

İlk fotoğraf bana ait, 1991 tarihli. İFOD'un 1996'daki bir sergisinde ve sonra 2000 senesinde Yalçın Çıdamlı ile birlikte açtığımız 'Sıradan...' sergisinde, hatta sergi afişinde yer aldı:








(Fotoğraf: Arzu F. Güngör)
Sonra bir gün, 2006'da, bir arkadaşım (Geniş Açı'dan Serdar Darendeliler) bana, Voyatzakis adlı tanımadığım yunanlı bir fotoğrafçının çalışması olan şu ikinci fotoğrafı içeren, konu bölümünde de 'Pişti!' yazan bir e-posta gönderdi, ben de çok güldüm:















(Fotoğraf: Voyatzakis)
...derken, geçenlerde bir arkadaşımın blogunda, yine arkadaşım olan Erol Özdayı'nın şu çalışması ile karşılaştım:




(Fotoğraf: Erol Özdayı)

Evet, var mı artıran?
:)
afg

EFOT "Öz/ne?" Atölyesi Kapsamında Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi'ndeydik





7-8 Mart 2009 tarihlerinde, EÜ Fotoğraf Topluluğu/EFOT'un 'Fotoğrafta Öznel Gerçeklik' üzerine "Öz/ne?" başlığı ile gerçekleştirdiği atölye çalışmalarının Mart'09 adımında, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi'nde yapılan atölye çalışmasında, Aykan Özener, Murat Göç ve Tahir Ün ile birlikte Çizgelikedi adına Yalçın ve ben yer aldık. Ayrıca Çanakkaleli öğrenciler ile, karşılıklı etkileşimli fotoğraf okuma/görsel algılama atölyesi gerçekleştirdik. Verimli, eğlenceli ve güzel bir haftasonuydu. Öğrenci arkadaşlarım dikkatli, enerjik ve sorumluydu. Emeği geçen herkese (başta Aykan Özener ve Murat Göç olmak üzere) teşekkürler, bir kere daha...


Sunum: National Geographic ve Başkalarının Acısına Bakmak

Daha önce Çizgelikedi'de 'İki Kitap Bir Bakış' adıyla gerçekleştirmiş olduğum sunumu yeni eklemeler ile “National Geographic ve Başkalarının Acısına Bakmak” adıyla, 5 Mart 2009 Perşembe günü saat: 17.30'da EÜ. 50. Yıl Köşkü'nde tekrarladım. Önemsediğim ve yararlandığım National Geographic'i Doğru Okumak' ve 'Başkalarının Acısına Bakmak' adlı iki kitaptan yola çıktığım ve ailemin 1971'den 1999'a dek biriktirdiği NG dergi arşivinden destek aldığım bu sunum, aslında tek başına okumanın yeterli tatmin yaratamadığı (hatta açlık hissini artırdığı) bu kitap ve konuları başkaları ile paylaşmaya-konuşmaya ihtiyaç duyduğum için hazırladığım bir çalışma idi.

Yinelemek gündeme geldiği için NG dergi arşivine gözatarken (1973 Ekim'inde kapaktan yayınlanan Şili dosyası gibi) farkında olmadığım, ürpertici-ibretlik eski-yeni 'hazine'ler de bulduğumu not etmek isterim.

O akşama vesile olan, tartışmaya katılan ve organizasyonda emeği geçen herkese yürekten ve tekrar teşekkür ederim.

afg

Sunum hakkında;
NATIONAL GEOGRAPHIC ve BAŞKALARININ ACISINA BAKMAK
Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi'nden Arzu F. Güngör, 'National Geographic'i Doğru Okumak' ve 'Başkalarının Acısına Bakmak' adlı kitaplardan yola çıkarak, fotoğraf ve fotoğrafın kullanımı üzerine bir sunum gerçekleştirecektir.

'National Geographic'i Doğru Okumak' adlı kitaplarında, uzak kültürleri öğretme iddiasındaki derginin yer verdiği yüzlerce fotoğrafın yakın bir okumasını yapan yazarlar Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins; fotoğraflar aracılığıyla kurulan temsil sürecinin sorunlarını gözler önüne seriyorlar.

Arzu F. Güngör, 70'li yılları kapsayan çocukluğunda ve 80'lere yayılmış ilkgençliğinde National Geographic dergisinden çok etkilendiğini, Lutz ve Collins'i antropolog olmaya yönelten derginin, büyük ihtimalle kendisini de fotoğraf ve görsel kültür alanına çeken önemli etmenlerden biri olduğunu vurguluyor.

Güngör, içinde bulunduğumuz ekranlardan/sayfalardan başkalarının savaşını/acısını izleme çağında, 'çatışmalarla dolu bir dünyada, tartışmalı konulardan uzak durabilen ve 1970’lere kadar, hastalıklı, yaralı, sakat ve aç insanları kendi bastığı fotoğraflardan tamamen ayıklamış' (*), bugün de fotoğraf seçimlerinden altyazılara varıncaya dek içeriğinde egemen politikanın belirleyici olduğu bir dergiyi eleştirel bir bakışla değerlendirmek ihtiyacı ile, Sontag'ın Başkalarının Acısına Bakmak' (**) kitabından alıntılarla bir girişin ardından, dergideki fotoğraf ve sayfa düzenlerinden örnekleri paylaşarak tartışmaya açmayı arzulamaktadır.

(*) 'National Geographic'i Doğru Okumak', Catherine A. Lutz, Jane L. Collins, Agora Kitaplığı

(**) Başkalarının Acısına Bakmak', Susan Sontag, Agora Kitaplığı

Amargi Feminist Dergi, Kış 2008 sayısı

Düşlediğim bu değildi

Hepimizin, çocukken saf olarak özgürlüğü ve mutluluğu hayal ettiğini ama 'büyürken' hayata, büyük çoğunlukla annelerimizin de onay verdiği 'ataerki'ne, toplumun 'aile', 'kadın', 'anne' tarifine, az veya çok, illa ki bir noktasından da olsa boyun eğdiğimizi, için için bu bilginin farkında olarak ama oyuna dahil olarak yaşandığını düşünüyorum. Hissetmeyi sürdürdüğümüz özlemi, kabul görüp onaylanmanın hazzı ile yatıştırıyoruz; gözümüzü açıp oyunu bozmanın verecegi acıya ve kayba katlanmak ise gerçek düşümüzü (özgürlük?) anımsamak-farkına varmakla, değişmeyi-değiştirmeyi göze alma cesareti ile mümkün.
afg

Amargi Feminist Dergi, Güz 2008 sayısı




Amargi'nin Güz 2008 sayısında fotoğraflarımdan üçü yer aldı.


http://www.amargi.org.tr/?q=node/160

Geriye bakmak veya 'ne güzel dergimizdin sen GA!'

Evet, geriye baktım ve Geniş Açı'nın ne kadar güzel bir dergi olduğunu bir kere daha görerek hüzünlendim. Hüzünlenecek hatta kahredecek çok sebep var şu sıra hayatta, doğru, ama bir kayıp tüm kayıpların bir simgesi oluyor gibi de geliyor bana..Yitirdiklerimizin, ellerimizin arasından kayıp gidenlerin daha çok güzel şeyler, iyi insanlar oluşu bir tesadüf olmasa gerek.

Neyse, aslında Geniş Açı kutularını elime aldığımda, 'hangi sayıya ne yazmışım' diye bakıp hızlıca küçük bir liste yapmaktı amacım, ama dergileri masanın üzerine indirip karıştırmaya başlayınca, kendimi notlar alıp, okumayı planlamadığım yazıları okurken buldum.
50 sayılık içeriğin bir gün web üzerinden de erişilebilir hale gelmesini diledim.

Ben dahil olduğum süreçte yeterince destek olamadığıma ise hâlâ hayıflanıyorum. Belki eski sayılardan kütüphanenizde eksik olanları farketmenize de vesile olurum diye umarak, 2002-2006 arasında yazabildiklerimin bir dökümünü çıkardım. (Her bir sayıyı yayınlanmış olduğu tarihe yerleştirdim, umarım kafa karıştırıcı olmamıştır.)

Fotoğrafla ne yaptım? Ya o bana ne yaptı?

"(...)Başlarken, ne kendi hayatımla ne de fotoğrafla ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum, ama fotoğrafın yapabildikleri beni büyülüyordu. Fotoğraflarımın ancak soru sorabileceğini, yanıt ve saptama sunamayacağını, bir de fotoğrafa ‘benim’ diyebilmek için, görüntüdeki herşeyin benim düzenlememle yer alması gerektiğini düşünüyordum.

Çekingenliğimle bu düşüncem de birleşince, sokakta yabancıları çekmektense, tasarladığım mekanda, seçtiğim kişiyi çekerim diyordum. En yakınımdaki de kızkardeşim olduğu için, gönülsüzce de olsa, epeyi kahrımı çekti. (merak ederseniz, burada 1989 tarihli bir örnek çalışma var) Hemen sıkılıyordu. Neden kendini bu kadar kötü hissediyordu, bilmiyorum. “Öff abla!” sızlanmaları kulağımda yer etmiş. O da daha 16-17 yaşındaydı ve derdi çoktu sanırım. 1989’da Aylin üniversiteyi kazanıp istanbul’a gittikten sonra, çok tatlı bir arkadaşım (Deniz Olcaysü) uzun süre seve isteye modellik yaptı, tek olumsuzluk fazla güzel (ve fotoğrafın olası anlamından daha anlamlı) bir yüzünün olması, dikkatlerin fotoğrafa değil modele yönelmesi riskiydi. Benim fotoğrafla yapmak istediğim bir tür ‘ben’ diliyle bir şeyler söylemekti, Deniz ise ben olamayacak kadar asude bir yüzdü aslında ama, o fotoğraflar beni o zaman da, şimdi de mutlu etti. (bu döneme bir örnek de burada görülebilir) Bunun ardından gelen dönemde, önceden tasarlama ve kontrol etme isteğim zayıflamıştı, fotoğraflarda yüzlerin belirginliği de beni rahatsız etmeye başladı. Ne yapmak istediğime biraz yaklaştığımı hissettim bundan sonra, gözüm vizörde, elim deklanşördeyken içimdeki engellerin kalktığını, ömrümce biteviye ‘yap’ veya ‘yapma’ diyen seslerin sustuğunu... Söylemek istediğim, anlamak istediğim, görmek istediğim, göstermek istediğim hemen her şey için, bu dil benimdi. Dünyayla ilişkim nasıl olursa olsun, o verili anda, gerçekliğin içine, kalbine ışınlanmak ve hem içeri hem dışarı bakmak, ve ‘gerçek’ten yola çıkıp düşleri anlatmak (ya da tam tersi) mümkün gibiydi. Sanki kendi gövdem de Minolta’nın kara gövdesine sığıyormuş, dışarıya onun içinden bakıyormuşum gibi bir duyguyla, bu halin verdiği bir pervasızlık ve hareket serbestisi, her nasılsa utangaçlığımı bastırıyordu. Bir de, yüzlerin belirginliği rahatsız ediyordu dedim ya, evet, fotoğraf bakılırken başlayıp bitiyordu, zihnimizdeki süreçlere benzemeyen bir durgunluk ve bitmişlik haliydi bu. İçgüdüsel diyebileceğim bir istekle sanırım ilk nikah fotoğrafları serisinde yüzleri siyanürlemeye ve onları çevreleyen dış gerçeklikle aralarındaki hissedip anlatamadığım gerilimi bir şekilde ortaya çıkarmaya çalıştım. Yeri geldi dört negatifle baskı yaptım, maskelemeyle, fotomontajlarla uğraştım, siyah beyaz karanlık oda süreçlerinin yetmediği noktada, görsel tasarım işi yapıyor olmaktan gelen altyapıyı da kullanarak, 1994’ten başlayarak bilgisayarda sayısal ortamın tanıdığı özgürlüğün tadını çıkardım, fotoğrafa müdahale etmekte bir beis görmedim, keyif aldım. Karanlıkoda’yı ve hipo kokusunun özlesem de, giderek tüm çalışmalarımı sayısal ortamda sonuçlandırır oldum.

Bir de eklemek gerekir ki, İFOD’da, bir kavram üzerine çalıştığımız ‘Geleneksel Sergiler’ projesini hayata geçirdiğimiz dönemle, benim bir kavrama odaklandığım dönemin çakışması tesadüf değil. 94-99 yılları arası kotardığımız İnsan, Düşler, Uzak-Yakın, Yüzyüze ve Oyun sergilerinin her biri yaşamımda ve fotoğrafımda benim için önemli dönemeçlere karşılık geldi. 2000 yılında bu kez Yalçın’la ikimiz ‘Sıradan’ adlı sergimizi açtık, o sergide ‘Düşlediğim Bu Değildi’ ve ‘Özgür Olma Arzusu Tutunma İhtiyacına Karşı’ serilerine başlamıştım, her ikisini de ileriki dönemde, FOTOGEN’in (kupadan ziyade çağrılı bir sergi olarak önemsediğim ve üç kere çağrıldığım) Şinasi Barutçu Kupası için tamamladım. Bu yazının yazıldığı gün itibariyle son çalışmam olan ‘Yakınlıklar’ sergisinde yeralan ‘Şehir’ ve ‘Tabiat’ serileri, o sıralar başlamış olan yolculuğun ürünleri...

Fotoğrafla ilgilenmeye başladığımda, dünyadaki yerini arayan, yaşamın anlamını sorgulayan, hem gündelik hayatı ve çevresindeki insan ilişkilerini didik didik eleştiren, hem de kendi öfkesinden duyduğu suçluluk içinde boğulan, çekingen, tedirgin bir genç kızdım; kolayca sinirlenip hemencik utanca gömülüyordum. İşin özü, bu biçimiyle bu dünyada yaşamakta zorlanıyordum. Şimdi yaşım kırka üç var olmuşken, şunu söylemeliyim ki, fotoğraf, bunu değiştirmedi belki ama, beni o tahammül edemediğim dünyayla tuhaf bir biçimde birarada tuttu, hem aramızda bir bağ kurdu, hem de dışında kalıp ona bir mesafeden bakmayı, hayatla gözgöze gelebilmeyi öğretti. Onu seviyorum...”
(Bu metin 2006 senesinde -değerli hocam Mehmet Bayhan'ın editörü olduğu- yayınlanmamış bir grup kitabı çalışması için yazdığım daha uzun bir metinden alıntılanmıştır.)

'O kim?'

kimlik ve iktidar üzerine fotoğraf sergisi 'O kim?'den.
(Çizgelikedi Kadınlar Projesi 2007)

“Kimlik ve iktidar ilişkisi özelinde kendime 'O kim?' sorusunu yönelttiğimde, kimliğin oluşumunda belirleyici olan şeylerden birinin anne-babamızın birbirleriyle ilişkileri olduğu ve gündelik hayattaki önemsiz anların belleğe yığdığı önemli izlerin: yani bu ayırdına varması da reddetmesi de güç rol paylaşımlarının bizi nasıl da biçimlendirdiği, (elbette pek çok şeyin yanısıra ama belirgin bir öncelikle) geldi, kendisini yanıtımın içine yerleştirdi.”

19 katılımcılı bir atölye çalışmasının ürünü olan 'O kim?' İzmir Çizgelikedi Sanat Galerisi’nde, İFSAK İbrahim Zaman Sergi Salonu’nda, Bornova Anadolu Lisesi Ahmet Piriştina Sanat Galerisi'nde, Bodrum Belediyesi Meclis Salonu Sanat Galerisi'nde, İskenderun Halk Eğitim Merkezi Sergi Salonu'nda ve Muğla/Akyaka Nail Çakırhan & Halet Çambel Kültür ve Sanatevi'nde sergilenmiştir.

Sunum: 'Fotoğrafın Penceresinden Bellek Üzerine'


























Etkinlik 3 Mayıs 2008 Cumartesi günü saat 10:00-14:30 arasında Bornova E.Ü. Kampüsü içinde yer alan E.Ü. Yabancı Diller Bölümü'nün Konferans Salonu'nda gerçekleşmiştir.
Çizgelikedi adına Yalçın Çıdamlı ile birlikte hazırladığımız sunumun başlığı:
'Fotoğrafın Penceresinden Bellek Üzerine' idi.

Söyleşi: 'iki kitap bir bakış'

'National Geographic'i Doğru Okumak' (*) ve 'Başkalarının Acısına Bakmak' (**) adlı kitaplardan yola çıkarak hazırladığım bir sunum ve söyleşi Çizgelikedi'de, 1 Nisan 2008/ Salı günü gerçekleşti.

(*)Catherine A. Lutz, Jane L. Collins, Agora Kitaplığı;
(**)Susan Sontag, Agora Kitaplığı

'Şehir' serisi Bant Dergisi 42. Sayıda 'Binayı Sorgulamak' dosyasında yayınlandı


Bant Dergi, Mart 2008, Sayı 42, 'Binayı Sorgulamak' dosyası kapsamında.

http://bant.tv/blog/2008/02/07/bant-42/

'Şehir' serisi 'Endless Possibilities/Sonsuz Olasılıklar'da yer aldı

10 OCAK-25 $UBAT 2007
endless possibilities / sonsuz olasılıklar
KASA GALERi / KARAKÖY

marcel van eeden / gökcen cabadan / EPPR (endless possibilities project room)

Hafriyat'la Diyarbakır'da 'Lokal Cennet, Çağdaş Nakliyat'














Hafriyat'ın 'Lokal Cennet, Çağdaş Nakliyat' sergisi kapsamında, 'Yakınlıklar' sergisinden 'Şehir' serisi 11-25 Kasım 2006 tarihleri arasında Keçiburcu ve Diyarbakır Sanat Merkezi'nde Diyarbakır'daydı.
http://www.diyarbakirsanat.org/etkinlik.asp?id=596&c=6&type=0

'Şehir' serisinden fotoğraflar İstanbul Dergisi 57. Sayıda


Ekim, 2006.

Geniş Açı 49. sayıda yayınlanan değerlendirme yazısı

'2005-2006'da İzmir'de Ne Yok Ne Çoktu?'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 49. Sayı (Eylül-Ekim 2006), Sf. 32-33-34-35

Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:
Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com

Kişisel Sergi:'Yakınlıklar'

http://www.fotografvakfi.org/turkce/haberlist.asp?haber_id=143



Çizgelikedi

Arzu ve Yalçın, birlikte bir görsel kültür atölyesi kurmak için ilk adımları 2005 yazında attık. www.cizgelikedi.com



YAKINLIKLAR'a dair

Yakınlıklar sergisi, beş ayrı başlık altında toplanmış seriler olarak sunulan 30 fotoğraftan oluşuyor: Düşlediğim Bu Değildi, Tören, Beraber, Şehir ve Tabiat.

Mesafelerimize, beklentilerimize, hayal kırıklıklarımıza; kendimizi sakınamadığımız -hatta içine özlemle düştüğümüz- evcil cenderelere, diğerlerini ne kadar umursadığımıza, saldırgan/medeni primatlar olarak inşa ettiğimiz ‘yuva’larımız ve rahatsız hayatlarımıza dair, (aslında kendime dair) birşeyleri anlamaya çalışıyor ve söylemeyi deniyorum.

Yakınlıklar sergisi üzerine:
Sosyolog Gamze Toksoy tarafından yazılıp Radikal iki'de yayınlanan bir yazıya aşağıdaki linkten erişilebilir:
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5227

Internet dergisi Obursolucan'ın
sergideki serilerden biri olan 'Şehir'den yola çıkarak yaptığı söyleşiye asağıdaki linkten erişilebilir:
http://obursolucan.org/os01/text/arzusls.htm

Tören

Gidiyor evinden. Kendi evi sandığı evden.
-Kim olmak için? (Olacağı umursayanlar varmışcasına bir törenle...)
-Herkes gibi kocamaya.
Doğduğunda belli olmuş bir kadere, yaldızlı davetiye ve yalnızlı bir kalabalıkla...

- Devran böyle...diye fısıldıyor yaşlı bir kadın.
- Hayır de! diye fısıldıyor yaşı belirsiz bir kız çocuğu...
- Neye? diyor, gelinlik giyen:
- Nasıl?



(a.f.g.)

Düşlediğim Bu Değildi

Düşlediğim bu değildi!
Bu değildi düşlediğim...
Değildi bu...
ama neydi...Neydi...Neydi? (iç çekerek ve inlercesine...)
Bir anımsayabilsem... Anımsayabilsem, açacağım gözlerimi.


(a.f.g.)

beraber

Bu caddede soluğumu tutuyorum haftalardır,
cumartesileri geliyorum.

Demin yanımdan yürüyen sizdiniz.
Rüzgâr, saçımın birkaç telini veya israf ettiğim umutlarımı,
bir ihtimal omzunuza uçurup bırakıvermiş olabilir,
bana gözleriniz bile değmeden geçip gittiğiniz halde.
Yitirdiğimin ne ya da kim olduğunu,
bir şey yitirmemişlere,

yitirdiğini farketmemişlere anlatamıyorum ama...
Bekleyeceğim. Burada.
Paylaşmadıklarımızla beraberiz bu dünyada; öğrendim.

(a.f.g.)

şehir

Nereden gelip nereye gider bu sözcükler,
(ağır perdelerimizdeki is kokusu ve şehrin tozu içinde)

gülümserken bile uzak yangınların külünü öksüren?



(a.f.g.)

Tabiat

Özgür Olma Arzusu Tutunma İhtiyacına Karşı

Evrenin bu köşeciğine savrulup kökleri toprağa düğümlenmiş bir yaşam olasılığıydı o, buna aklı eriyordu. Aklı eriyordu, doğru. Ya annesi elini gevşetseydi, ne tarafa doğru yürürdü? Hep ‘hayır!’ diyen baba gözlerinin gözetiminde olmasa, sınamaya cesaret eder miydi başka olasılıkları? Onları hayâl ettiğinin farkedileceği düşüncesi bile kaygı vericiyken...
Eğer insan olmamış olsaydı...Uçurgan tüyleri olan tohumlar misali sürüklenip rüzgârda, başka ama benzer bir hayata mı düşerdi yoksa, yine değişemeden ve kaderini değiştiremeden? Yumuşak toprağını seven bir kavun gibi, karnının altında güvenli yeryüzeyini ve sırtında güneşi hissederek, kendince özgür ve huzurlu büyürdü herhalde.
Ama insandı, daha küçüktü ve özgürlüğü düşlemek istiyordu, düş görürken sınırlarını gören bir büyük gibi değil, sınırları küçümseyen bir çocuk gibi...
(a.f.g.)

Geniş Açı 36. sayıda yayınlanan iki yazı

İzmir
'Dumanı Üstünde Sergiler'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 36. Sayı (15 Temmuz-15 Eylül 2004), Sf. 26-27-28

Çanakkale
'Rüzgâra Karşı Fotoğraf Festivali'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 36. Sayı (15 Temmuz-15 Eylül 2004), Sf. 30



Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:

Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com

Geniş Açı 35. Sayı için yazılmış bir yazı

Zeynep Özcan'ın 'Balerama' sergisi üzerine bir eleştiri:
'Müzik Kutusunun Dansçıları'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 35. Sayı (15 Mayıs-15 Temmuz 2004), Eleştiri Dosyası, Sf. 84-85


Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:

Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com

Geniş Açı 30. sayıda yayınlanan yazı

'İzmir'de Fotoğraflı İlkyaz'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 30. Sayı (15 Temmuz-15 Eylül 2003), Sf. 12-13-14

Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:

Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com

Düşlediğim Ne?

Bugün artık, dünyanın kaderi kentlerde belirleniyor. Ekonomik, siyasal, kültürel etkileşimlerin mekanı; kentler. Yani insanların en yoğun olarak birbirlerine “değdiği” yerler. Bir yönüyle, toplumbilimde ‘kamusal alan’ olarak tanımlanan, insanların ortak kabulleri/uyumları ile oluşmuş yaşam alanları. Burada, zorla benimsenen kurallar, değişik eylem kalıpları, yönetişim uygulamaları, yazılı-yazısız edim/davranış biçimleri, sanki kendi içinde uyumlu organik bir yapıymış gibi devinip durur. Bizler -insanlar- tamamen kendimiz merkezli oluşturduğumuz bu yapının içinde, toplumsal hiyerarşi ile açıklayabileceğimiz bir gerginlik atmosferinde yaşar-gideriz...

Fotoğraf söyleminde de ağırlığını duyduğumuz bu gerginlikleri, bazı günümüz fotoğrafçıları, gerek toplumsal, gerekse bireysel düzlemlerde, yapıtlarının öznesi yapmışlardır.

Arzu Filiz Güngör’ün “Düşlediğim Bu Değildi” serisinden bildiğim fotoğrafında, serinin diğer yapıtlarında da görebileceğimiz gibi, bir kadın -serinin ana konusu gereği- fotoğrafının temel bileşeni.

Bu fotoğrafın ‘zeminini’ oluşturan apartmanlar, yukarıda anılan kentlere özgü yapılar. Küçüklü-büyüklü hücreleri andıran bu yaşam alanları, ilk bakışta bizleri kamusal alandan yalıtan bir ‘korunak’ gibi görülebilir. Orada, kendi mahremiyetimizle, kendi kurallarımızla yaşayabiliriz gibi bir izlenime kapılsak da, günlük yaşantımızda bunun ‘saf’ bir durum olmadığını çıkarsayabiliriz. Üstelik ‘dışarıdaki gözümüz’ TV, bize neler neler gösteriyorken! Savaş izlediğimiz, yalan, yapay, sanal bir sahne...

Fotoğraftaki insanın da dahil olduğunu, ‘kılık-kıyafetine’ bakarak rahatça söyleyebileceğimiz bu mekanların önünde durması, kanımca bir ‘sıyrılma’ ile, içe bakışı, iç sesi dinleyişi bu insan için kaygılı-yabancılaşmış bir varoluşu sorgulamayı betimliyor. Kadının toplumumuzdaki ikincil-edilgin konumunu da gözönüne aldığımızda, bu fotoğrafında kendini model olarak kullanan fotoğrafçının, sözünü ettiğimiz ‘genel-reel’ ortamda, çok katmanlı sorgulamayı hedeflemiş bir betimleme çabasının olduğunu söyleyebilirim. Yüz ayrıntılarının azaltılması da bunu desteklerken, düzensiz formuyla huzursuzluğu temsil eden bulutlar ve seçilen baskı rengi (özgünü koyu yeşil tonda), fotoğrafın konusal atmosferinin oluşmasında önemli rol oynuyorlar.

Belki ilk bakışta ‘karamsar’ nitelemesi yapacağımız bu tür kurgulanmış fotoğrafların, bence tam tersine bir söylem kurduğunu, burada karamsarlığın temel bir niteleme olamayacağını, ‘karamsarlık’ ile ele alınan konunun merkezindeki ‘şey’e karşı bir duruşu tetiklemek istediğini de söyleyebilirim.

Yalçın ÇIDAMLI / Mayıs 2003(*)

(*)Bu yazı, 'Düşlediğim Bu Değildi' adlı seriyi oluşturan çalışmalarımdan biri olan ve aşağıda yer alan fotoğraftan yola çıkarak, Yalçın Çıdamlı tarafından yazılmış ve AFSAD Yayını 'GazeteKontrast'ta yayınlanmıştır.

a.f.g

Geniş Açı 28. Sayı için iki röportaj

Nilüfer Küyel Röportajı
'Çıkma Arzusu Veren Fotoğraflar'
(Arzu F. Güngör, Özge Baykan)
Geniş Açı 28. Sayı (15 Mart-15 Mayıs 2003), Sf. 28-29

Kayhan Kemal Özçiçek
Röportajı
'Kurban, Bayram, Et, Din ve Kan'
(Arzu F. Güngör, Özge Baykan)
Geniş Açı 28. Sayı (15 Mart -15 Mayıs 2003), Sf. 30-31

Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:

Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com

Geniş Açı 26. sayı için yaptığım iki röportaj

Yusuf Tuvi Röportajı:
'İçindekileri anlatmadan durabilir mi insan?'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 26. Sayı (15 Kasım 2002-15 Ocak 2003), Sf. 38-39


Orhan Alptürk Röportajı:
'Evet ben çaldım'
(Arzu F. Güngör)
Geniş Açı 26. Sayı (15 Kasım 2002-15 Ocak 2003), Sf. 54-55



Geniş Açı'nın eski sayılarını edinmek için:
Tel_ +90 212 251 7003
Fax_ +90 212 251 7004
genisaci@genisaci.com


'Suni Zeka'ya Kulp Taktım!

(Steven Spielberg'in 'A.I.'/Yapay Zeka filmi üzerine)
Izledikten sonra oturup birseyler yazmadigima pismanim biraz, bircok seyi
flulasmis olarak hatirlayabiliyorum filmden. Bir yandan da araya bir mesafe
girmesi daha sukunetli degerlendirmeye yarayabilir, iyi tarafindan bakarsak.

Oncelikle, teknolojinin bazen sanata (bazen de yonetmenin keyfine?) hizmet
ettigi gorkemli bir hayal ve sinema mahsuluydu bence Y.Z. ve bir hayali
gorsellestirmedeki maharetlerine ne diyebilirim ki, (mesela:vay canina,
adamlar yapmislar abi? bunu, cogunluk, dedi sanirim..) Filmdeki (bol para,
dusgucu ve zihinsel emek yuttugu asikar) seyirlik gelecek tasvirleri,
Spielberg'i de gereginden fazla heyecanlandiran kismi gibi geldi bana, hatta
bir oglan cocugununkine benzer haylaz bir zaaf hali oldugunu dusunuyorum bu
bolumlere, bkz. Jurassic Park sabikasi!

Oysa, bence, ortada, hem degerli hem icgiciklayici, bir fikir var: organik
olmayan bir zekadan, daha da onemlisi bu zekanin hislenebilmesinden, sevgi
duyabilmesinden sozedebilir miyiz? Sozetmeye ve bunu hayal etmeye girisirsek
ne olur? Eger yola boyle cikilacaksa, organikzeka olan bizlerin nasil
hislendigi, hatta asik olup karasevdalandigi sorusu yanitlanmis olmali once
ki, ardindan gelen senaryo zincirleme kaza yapmasin. Bu sorgulamayi hic
yapmamislar demiyorum, ama bunu izleyiciyle paylasmayi cok da
onemsememisler, bu da filmi hafifletmis, yuzeyde tutmus. (Bunu yapabilecegi
tum kavsaklarda diger yolu secmis film; hani jigolo Joe'nun son sevgilisini,
kadinin 'insan' kocasi mi asigi mi ne, askindan! oldurmustu, neden oralarda
hic oyalanmadan yuruyup gitmis ki Steven S. ? Y.Z. aile filmi olmaktan
cikmasin diye mi?)

Ayrica, David (ve Darlene) kod adli bu hislenebilen 'mecha'lar ile
hislen(e)meyen onceki nesil 'mecha'larin uretim ve calisma ilkeleri uzerine
biz seyircilere elle tutulur bir yaklasim da sunulmamis. Tek istisna, filmin
en basindaki Prof. Hope'un calisma arkadaslari ve pazarin temsilcilerine
yaptigi sunum ve oradaki siyah bilimkadininin, Prof. Hope'a insan
sorumlulugu ve ahlaki uzerine sordugu itirazli soru. Hani, Asimov'un robot
yasalari vardi, 1.robot kendine zarar veremez, 2.robot insana zarar
veremez,3. insandan gelen emri yerine getirir,4.Eger 3, 2 ile celisiyorsa
uygulanamaz miydi?
(her neyse, yanlissa duzeltebilecek arkadaslar oldugunu bilmenin rahatligi
ile tikir tikir, denetlemeksizin yaziyorum) robotlu bir film yapip da robot
yasalarini (veya bunlardan sozetmeyi) gereksinmemek, bunlari ima bile
etmemek de tuhaf.

Bize sunulan tasvirde, uygarlik oyle bir noktada ki, enerji kaynagina
ihtiyac duymayan, tipatip insan gorunumunde, mantik yuruten, merak eden,
ogrenen, saplanti ve tutku sahibi olabilen mekanik robotlar uretebiliyor
insanlar (=tasarimcilar+muhendisler+programcilar...) Ama bu muhayyel tasarim
tanrilarinin, basyapitlari David'in (evin cocugunu taklit ederek veya
herhangi bir nedenle) mesela ispanak yemeye kalkisabilecegini gozardi
ettiklerine, inanmamiz bekleniyor. O yemek masasinda anne-babanin uyduruk
bir muhabbete dalip ispanak krizini gec farketmesi de; David'in, 'anne'sinin
sacindan bir tutami gizlice kesmeye calisirken elinde koca bir makasla
saldiri pozisyonunda yakalanip evhalkini ayaklandirmasinin ertesi gunu
havuzbasinda gozetimsiz birakilmasi ve simarik cocuklarla (yonetmen istiyor
diye) yasattirilan gerilim ve evden atilmasina yol acan refleks de...bence
cok zorlamaydi. Arkaplani olmayan, bana senaryoya bir adim attirabilmek icin
bulusturulmus cozumler gibi gelen boyle bir suru sikinti hatirliyorum filme
dair. Mesela simdi aklima bir tane daha geldi: David biricik olmadigini
anladi, huzun icerisinde gokdelenin kenarindan kendini bosluga birakti-evet,
icim paralandi, tutabilsem cocugu tutardim orada- belki de film bitti,
yonetmen icin ve bizim icin sarsici bir semifinal sahnesi; ama, alin bakalim
size bir yaratici yazim odevi: David'in daha okyanusun dibinde mavi periyi
gormesi ve ayrica gelecege saglam olarak kalmasi icin amfibikopterde kapali
kalmasi ve Jigolo Joe'nun da bu gelecek bolumde bir repligi olmayacagi icin
uygun bir bicimde safdisi edilmesi gerekiyor, ne yaparsiniz?
Yanit: J.Joe onu once cikarir, sonra kendisi enselendigi anda 'submerge'
dugmesine basarak tekrar, bu kez amfibikopterle suya sokar.
Sacma. Dahasi bundan hemen onceki bir sahnede de yine 'ee? Prof. Hope nereye
gitti?' demisiz. Ve, Prof. Hope demisken, kendi olen oglunun suretinde bir
robot cocuk yapiyor da, seri uretimle cogaltiyor da, kendi David'ine
imprinting protocol/etkilenme protokolu uygulamamis mi ki, bizim pinokyo
David'imiz onun David'ini tuzla buz ettiginde kili kipirdamiyor baba
profesorun? Olmaz demiyorum, olabilir, peki neden? iliskiler ve karakterler
uzerine ayrica gitmeyi luzumsuz mu gormus Steven Sp. bilemedim hakikaten.
Bu bir masal, deyip gecmeyi dusunemeyiz, cook eski cocuk masallarinin gayet
saglam olay orguleri yok mu? Pinokyo da, (cocukken cok sevemedigim bir
masaldi, beni biraz korkuturdu ama) guzel, sahici ve saglam bir masaldir.

Yapay Zeka kulplarimi kismen de olsa boylece orta yere boca ederek
huzurunuzdan ayrilmadan once, bari giderayak bir alintiya siginayim, bir
kitapta gecenlerde gorup 'Hah iste! o filmin derdi buydu...'demistim:

'Dusgucu, imgelem, ancak kendini gerceklik sanir, kendine gerceklik susu
verirse, gerceklik ile yarisabilir.'
Bianciotti

a.f.g.
(Bu yazıyı 3 Aralık 2001'de baljoke@yahoogroups.com'a yazmıştım.)

Yankılanan Ses ya da Sıradan(*)

"Yaşamanın ve ölmenin sıradanlaşmasına hayır diyebilme, rahatsız bile olmadan boğulup gitmeye karşı bir şeyler yapabilme isteği bu fotoğrafların varolma nedeni. Kendi acımızı olsun sıradanlıktan kurtarabilirler mi, kimseye dokunup geri gelecek mi sesimiz? Bilmiyoruz."

Arzu Filiz Güngör ve Yalçın Çıdamlı ortak sergilerine bir yankı arıyorlar. Fotoğrafın teknolojisinden önce beyin ve yüreklerinde geliştirdikleri enerji ile biçimleniyor görüntüleri. Haykıran ama hüzünlü, tüm varoluşu kucaklamaya çalışan ama yalnız, fotoğraf ama görüleni değil bir iç sızısını yansıtan.

İkisi de mühendislik eğitimi sonrasında sanatsal anlatım aracı olarak fotoğrafla ilgilendiler. 1987'den bu yana kendi tasarım işliklerinde sürdürüyorlar çalışmalarını. DEÜ Fotoğraf Bölümü'nde Yalçın dört ve Arzu iki yıl ders verdiler. Sergiler açtılar, ortak sergilere ve örgütlenme çalışmalarına katıldılar. Yazdılar, konuştular, anlattılar. Siyah-beyaz ile başlayıp düşündüklerinin görselleştiğini görünceye kadar gren zorlama-elle boyama-siyanür-ekolin ve sayısal teknikleri deniyorlar. Yalçın; doğa-insan ve insan-nesne ilişkisini işleyen fotoğraflarında toplumsal uyum içinde alışılagelmiş davranış ve düşünce biçimlerine karşı eleştiri sesini dışavurumcu soyutlamaları ile yükseltiyor. Arzu; fotoğrafı, varolanı kopyalayarak çoğaltmak ve yaşamı taklit eden görüntüler yaratmak için değil gerçek olduğunu bildiğimiz düşere benzeyen izler yaratmak için kullanıldığında seviyor. İkisi de fotoğraf teknolojisine egemen, gördüklerini değil düşündüklerini ve düşlediklerini görselleştiriyorlar.

Onlar için fotoğraf bir yorum aracı, bir dil. Kendi kuralları, olanakları ve sınırları olan. Gerçeklikten yola çıkma zorunluluğu, duyarkatın üzerine ışığı ya da gölgesi düşecek her neyse onun varolduğunu kanıtlayan bir şeye dönüştürüyor fotoğrafı ve bu yanılsama gücünü de doğuruyor. İnandırıcılığını, her şeyin bir dekor önünde kurgulandığı görüntülerde bile koruyan bir dil fotoğraf. Fotoğrafçı, gizli bir anlatımcı kimliğine bürünüyor fotoğraf karesinde.

Fotoğraflar camsız ve çerçevesiz, bir örnek siyah paspartular ve metal klipslerle sunuluyor. sunuşun ağırlığı ya da ayrıntıları içeriği gölgelemesin istiyorlar. İzleyici sesleriyle, yorumun içtenliği ile başbaşa kalsın. Yüreğinde ya da beyninde bir yankı doğarsa; gerçek sanılan görüntülerin arasında bir kapıya ulaşır ve aslında kendi ruhunun derinliklerine doğru bir adım atarsa; bir an soluklanır ve geriye bakar, sonra alışılagelmiş sıradanlıktan uzaklaştıkça özgürleşebileceğini anımsarsa; bir adım daha atar ve yoldaşlara ulaşmaya çabalarsa, heeeyyy; işte o zaman Arzu ve Yalçın yankıyı duyacaklardır. Duyacaklar ve belki de gülümseyeceklerdir. Hüznün ağır bastığı ruh hali ve ustaca yorumlara evet ama, şu yeryüzünde, gerçeği ya da düşseli ile varoluşta, hüznün sevince de dönüşebilen bir enerji olduğunu hep anımsayarak..ki, hüzün ve sevinç birbirini besleyerek enerjiyi çoğaltsın. Gerçeğin ötesine ulaşmakta gerekli olan enerjiyi.

Mehmet Bayhan

(*)Bu yazı, 'Sıradan...'adlı fotoğraf sergimizin 21 Mart-18 Nisan 2001 tarihleri arasında um:ag (Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı) Sanat Galerisi'nde sergilenmesi sırasında um:ag tarafından hazırlanan sergi afişi/broşüründe yeralmıştır.

Yağmurdan Önce'nin Fotoğrafçısı

'Yagmurdan Once' filmini daha yeni seyredebildim, gecen gun cnbc-e'degosterildi de gorebildim. (Film 95'te mi oynamisti sinemalarda?) keske tekrar izleyebilsem, cok yalin, cok etkileyici, yagmurun dereye kum suruklemesi gibi insanin icine isleyen, izleyenin izleyici kalmasina izin vermeyen, sorumlu birakan bir film yapmis adam, yani Manchewski...

1.BOLUM: sozcukler, 2.BOLUM: yuzler, 3.BOLUM: fotograflar, olmak uzere film 3 bolumden olusuyor.

Ana karakterlerden birisi(Alexander Kirkov) savas fotografcisi ve Makedonya kokenli. Londra'da sevgilisiyle bulustuklarinda ona, fillerin ölmek icin filler mezarligina gitmeyi istemesi gibi, kemiklerinin ulkesine donmek icin sizladigini soyluyor. Ama, koyune gittigi zaman da oradaki insanlara kendini ancak, 'Alex Kirkov, Londra'dan...' diye tanitabiliyor.

Neyse, asil anlatmak istedigim, sevgilisine 'birini oldurdum' diyor, ve daha sonra ogreniyoruz ki, 'burada ilginc bir sey yok, bir sey olmuyor...' diye yakindigi bir sirada, bir asker 'No problem, al iste ilginc bir sey!' deyip savas tutsaklarindan birini one cikarip o fotografini ceksin diye vurmus. Alex de cekmis. (Elbette fotograf tarihinden cok bildik durumlari animsatiyor bunlar) O andan daha sonralari, elinde olen ve oldurulenin fotograflari siyah-beyaz basiliyken, kendisini 'esas olduren' olarak hissede hissede yasarken vicdan muhasebesi yapiyor. Sevgilisine Londra'dayken 'ben, oldurdum...' derken bunu anlatmak istemis.

Film boyu (koyune dondukten sonra), iki kere eline silah gecti, ikisinde de silahi sahibine geri verdi, sonunda, kurtarmak istedigi kizi kurtaramadan vurulup dustu. Fotografci yasamini yitirdi, öldü ama, savas alanindan, birbirini olduren insanlardan, ac cocuklardan goruntuler yine Londra'ya ve tabii Dunya'nin haber merkezlerine ulasip dagilmaya devam etti.

Filmi anlatmak istemedim, o yuzden oykusune girmeden cok genel bir kac satir yazip filmi orada birakiyorum, hala goremeyen varsa, bilsin ki oyku bundan ibaret degil, hic degil. Filmden sozettim, cunku paylasmak istedigim bir sanci basladi yine karnimda; yazmadan duramayacagim ama, neden ve ne zaman bunu dusunmeye basladigimi aciklamadigimda da, dusuncem celimsiz, kanatsiz bir sey zaten, hepten cekinecegim soylemeye ...

Soruma yarin sahip cikmayabilirim, umarim kurtulurum...su anda canimi sikiyor ve ondan kurtulmak istiyorum, dogrusu...

Diyorum ki, fotograflar (hem de ne etkileyici savas fotograflari, ve digerleri..), filmler (Yagmurdan Once gibi bir film bile yetmeli) bin turlu iletisim kanaliyla surekli 'savas, siddet insanligin ayibidir, butun catismalarda yoksullar ve zayiflar ölüyor, parababalari zenginlesiyor, baris insana layik olan...' diyen onca goruntu ve yapit yagiyor dunyaya, insanlara, yillardir. Ve zaten bugune dek yuzyillarca ne cok soyledi bunu sanatcilar, duymayan kalmis midir?

Eger sanat birseyi degistirebiliyor olsaydi, ornegin 1945'i yasamis ve ne oldugundan haberdar bir insanlik 1990'larda, 2000'lerde yine boyle mi yasiyor olurdu? diye sordum kendi kendime. Sanat birseyi degistiremiyor mu? Bakis acilarini, algiyi, dusunceleri, ufku, onyargilari, hirslari, arzulari? Vehim ve vesvese mi bunlar, sayikliyor muyum? Sanat ozel bir ku$ türünün (kelaynak!) beslenmesi icin kullanilan bir tur ku$ yemi filan mi?

Bazen bana kucuk seylere umutlanip sevinip sag kalip gunu kurtariyoruz gibi geliyor, kör kuyulara sagir duvarlara mi konusuyoruz'un tasasina düstüm... iste boyle. Gecici bir karamsarlik krizi deyin, yeni birseyler soyleyin yatistirin da kurtulayim, gozunuzu seveyim....

a.f.g.
(22 Şubat 2001'de, ortakhipo@yahoogroups.com'da yazdığım bir yazı)

Sıradan...

'Sıradan..'a dair

Ocak 2000'de Hipo'ya yazdığım bir yazı: Sergiliyorsunuz-II




http://www.angelfire.com/hi3/hipo/hipoklorit.html

Ağustos 1999'da Hipo'ya yazdığım bir yazı:'Sergiliyorsunuz-I'




http://www.angelfire.com/zine/hipo1/hipoklorit.html

Bir anı fotoğrafı: 1990-İFOD

Arzu, ipek, Yalçın, Tanju, Kemal...

1990'lar..Deniz'li bir kare

1989

Aylin & Dino, 1989

bir ilk, iki ilk belki de üç ilk...

1987 veya 88, inciraltı. İFOD'un ilk fotoğraf kursu (ve dolayısıyla ilk kurs foto-gezisi), benim ilk siyah beyaz negatifim! O geziden dönerken bu pozun değişik versiyonları da bizlerle geldi galiba...O sırada 1 yaşında olan İFOD'un kıdemli (!) üyesi Bülent Erel'in çok güzel iri grenli bir fotoğrafını anımsıyorum sözgelimi, balıkçı amcayı ve beyaz kediyi tam cepheden gören...